Bir uğultu çınlıyor kulaklarımda, beynimin en ücra köşelerinden koşup gelen. Göz kapaklarım pençesini geçirmiş gözlerime, uyanmaya çalışırken ürperiyorum. Gittikçe artıyor uğultunun şiddeti, pes ediyor göz kapaklarım, açıyorum gözlerimi sanki ilk kez görüyormuşum gibi bir yangınla. Sol tarafımda birbirini kovalarcasına hızla geçen, birbirini yakıp yıkarak taşkın bir sel gibi akan kareler. Tenimde kadim zamanlardan gelme bir ürperti. Neredeyim! Sırtımdaki ağrı hatırlatıyor bana nerede olduğumu, ensemden beynime doğru ilerleyerek. Oh diyorum evimdeyim; şehirlerarası bir otobüsün en rahatsız koltuğunda. Ağzımda Acıbadem gazozu tadı, kulaklarımda Rodrigo’nun Gitar Konçertosu.
Tekrar izlemeye koyuluyorum geçen kareleri. Aklımda üst üste yığılmış molozlar; Kelimeler. Zaman çarpı hız eşittir yol, yol bölü hız eşittir zaman, eylemsizlik, sürtünme katsayısı, görelilik teorisi. Ne gerek var bunlara işte karşımda zaman, kanlı canlı en somut haliyle, oturtup karşıma isteyeceğim aldıklarını, vadedip sakladıklarını; uzatsam elimi sımsıkı tutacağım yakasından, tek engel aramızdaki buğulu cam.
Gözümün önünden hızla kayıp giderken değişiyor, dönüşüyor şekiller; zaman içinde, zaman ile zamanda yolculuk. Ve aynı hızda birbirlerini ite kaka sıraya geçiyor aklımdaki başıboş kelimeler. İçime katıksız bir hüzün çöküyor; şeffaf, berrak, duru. Yol… Ne tuhaf bir kelime; öylesine düz, öylesine sade, öylesine ağır ve öylesine derin. Aynı hüzün gibi hareketlilikten gelen bir durma hali, vedaların ve vuslatların zemini, Sonun ve Sonsuzluğun temsili, bütün zıtlıkların siyah ve beyaz ile çizilmiş resmi, kendi içinin manzarasına dalabildiğin şehrin en yüksek tepesi, Âdem ile Havva’dan kalma kader çizgisi…
Bedenim yol ile bir olup ilerlerken, istemsizce kapatıyorum gözlerimi, nefesimi tutup kendi boşluğuma dalıyorum. Geçmişin, geleceğin ve şimdinin bir olduğu bir okyanusta çırpınırken buluyorum kendimi. Bağırıyorum, avazım çıktığı kadar bağırıyorum ve kendi sesimin yabancılığından korkuyorum. Bana uzanan onlarca el görüyorum irili ufaklı, zamanın zırhını delip geçen. Bir yandan kendi imdat çığlıklarıma koşarken bir yandan da bir bir parçalıyorum uzanan elleri, onlar parçalandıkça ben kanıyorum. Bana uzanan onlarca el benim ellerim, onları parçalayan el benim elim, çığlıklar atan da benim kulaklarını tıkayan da. Sürükleniyorum dibe doğru; ruhumda yıllarca biriktirdiğim ağırlıklarla. Anlamsız bir huzur doluyor içime, çaresizliğin mi, kabullenişin mi yoksa umudun mu getirdiğini bilmediğim. Ancak bu boşluğun içinde varlık bulabiliyorum; hacmimi, ağırlığımı hissediyorum. Ve en sonunda ulaşıyorum toprağa. Bir kez daha diyorum, belki bu kez; salıyorum köklerimi yeşermek umuduyla. İşte yine o his; Kadim zamanlardan gelen ürperti titretiyor dallarımı. Başladığım yerde bitiyorum ve ruhumdan bir parça daha feda ederek bittiğim yerde yeniden başlıyorum. Ait olmadığım bir mevsimde, ait olamadığım bir toprakta bir yabani otum; yüzüm güneşi ararken, nasırlı bir el tarafından koparılmayı bekliyorum. “ Ve yol diyorum, yol içinde yol…”.
İşte bir kez daha çıkıp haykırıyorum herkese “Ne Şarklıyım ne Garplı!”. Aitim; Aidiyetin tadına varabildiğim tek yer siyah, zift yanığı asfaltlar ve nereye vardığı belli olmayan, gittikçe daralan daraldıkça uzayan toprak kokulu patikalar. Hiç bitmesin istiyorum bu yolculuk, ev huzurundan ve var olmaktan vazgeçemiyorum, hep yolda kalayım diyorum. Ne durduğum yerde nefes alabiliyorum ne de gideceğim yerde var olabileceğimi düşünüyorum. Molalardan başka sermayem olmasın istiyorum, yoldayken zaman akmıyor ben akıyorum.
En sonunda yine de varıyorum ya hani; her varış bir yolun ölümü oluyor benimle birlikte. Vardığım yerler çok korkutucu geliyor; her şey ve herkes çok hareketli, zaman ve mekân hâkimiyetinde. Yine o kadim zamanlardan gelen ürperti; Üşüyorum. En sonunda yine en başa dönmüş olma hissi, sana sorulmadan yine bir şeylere başlatılmak zorunda bırakılmak. Yıllarca yaşadığım şehre iki günlük ara vermiş de olsam geri döndüğümdeki o yabancılık hissi; şehir bana yabancı, ben şehre. Ruhumdan gelen bir eylemsizlik hali, istemsiz bir karşı koyuş, hareket edemiyorum, adım atamıyorum, yok olmaktan korkuyorum. Yol kenarında bir taş gibi soğuk ve donuk bakıyorum sadece, bakıyorum. İnsanların bu şehre olan ustalığına şaşıyorum bütün acemiliğimle. Göz göze geliyorum ruhumla; yalvarıyorum bir parça daha, son bir kez, belki bu kez. Son parça düşüyor avuçlarıma, dağılıp gidiyor parmaklarımın arasından. Yine nefesimi tutup itiyorum kendimi boşluğa; birkaç adımdan sonra gelen o ustalık, alışkanlık ve sıradanlık. Kaybolmanın, eriyip yok olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum.
“Ve yol içinde yol diyorum…”